Ebeveynlik zor zanaat… Yaşam rollerimize “ebeveyn” güncellemesi geliyor gelmesine de, yanında bir kullanım kılavuzu verilmiyor. Yaşamın akışında metni bizzat biz yazmak durumunda kalıyoruz. Her şey yolunda giderken, ebeveynliğin çiçekli yollarında yürümenin hazzına paha biçilemez. Peki ya şiddetli bir fırtına yolları tozu dumana kattığında? O zaman ne yapıyoruz?
Günümüz çocukları, bedenlerinin her yerine hassas sensörler döşenmiş gibiler. Ekranlar, bildirimler, hız, beklentiler ve kalabalık takvimlerin yarattığı uyaran yağmuru altında hayatta kalmaya çalışıyorlar. “Hiçbir şeyden eksik kalmamalıyım” ve “hemen olmalı” kültürünün çocuklarda yarattığı huzursuzluk, aslında sinir sistemlerinin sürekli tetikte kalma halinden kaynaklanıyor. Beyin ve beden güvenli bir ritim bulamadığında, en küçük pürüzler devasa engellere, ufacık gecikmeler fırtınalara dönüşüyor; tahammül azalıyor. Peki, biz yetişkinler çocuklarımızdaki bu ruhsal gerilimleri nasıl karşılıyoruz?
Çocuk ağlaması, her birimizde farklı bir teli titretiyor. Bazılarımız için bu, “Bir şeyler yanlış gidiyor, hemen düzeltmeliyim!” diyen bir tehlike alarmı… Bazılarımız için “Çocuğumu bile susturamıyorum, yetersizim” diye fısıldayan bir iç ses… Bazılarımız içinse “Herkes bana bakıyor, beni yargılayacaklar” endişesiyle tetiklenen toplumsal bir baskı… Hatta bazen bir çocuk çığlığı, kendi çocukluğumuzun tozlu odalarını aralayıverir. Vaktiyle ağladığımızda susturulduğumuz, küçümsendiğimiz veya yalnız bırakıldığımız o anlar, bugüne sızar. Geçmişte kaldığını sandığımız o zorlayıcı anılar, çocuğumuzun sesiyle yeniden canlanır. Çünkü çocuk büyütmek, sadece bir evladı yetiştirmek değil; aynı zamanda kendi içimizdeki çocukla her gün yeniden karşılaşmaktır. Dolayısıyla, çocuğumuz her ağladığında duyduğumuz yalnızca onun sesi değildir; o sesin bizde yankılanan tarihidir.
Bu durum elbette çok zorlayıcı. Çocuğumuzun duygusu yükselirken bir bakmışız bizimki de tırmanışa geçmiş. Oysa fırtına koptuğunda çocuğun en temel ihtiyacı, sığınabileceği güvenli bir limandır. Çocuk duygusunu ancak orada, kendi duygusunu düzenleyebilen bir yetişkinin eşliğinde sakinleştirebilir.
Sanılanın aksine duygu düzenleme, duyguyu bastırmak veya susturmak değil; o duygunun bedenle kurduğu ilişkiyi fark edip yönetebilmektir. Çocuk öfkelendiğinde önce bedeni konuşur; nefesi hızlanır, kasları gerilir, kalp atışı yükselir ve düşünme sistemi bulanıklaşır. Bu anlarda çocuğu sakinleştiren şey mantıklı açıklamalar değil, koşulsuz bir kabulle orada onunla olabilme halidir. Bu kararlı duruş çocuğun dünyasında çok kıymetli bir gerçeği mühürler; “Ben, en zorlayıcı ve en çekilmez halimle bile yanında kalınmaya değerim.” İşte bu mesajı veren; ne söylediğimizden ziyade nasıl söylediğimiz; yani ses tonumuz, bakışımız ve şefkatli duruşumuzdur.
Ebeveynin ağzından çıkan “yapma”, “sus” veya “yeter” kelimeleri, bazen içerikten bağımsız olarak çocuk için yeni bir alarm sesine dönüşebilir. Oysa kendi sakinliğini koruyabilen bir yetişkin, çocuğa çok güçlü bir mesaj verir. “Duygun çok büyük olabilir ama ben ondan daha büyüğüm, bu fırtınayı birlikte atlatabiliriz.” Hatırlamakta fayda var ki, bir çocuğun sinir sistemi, ebeveynin sinir sistemine yaslanarak büyür ve şekillenir.
Peki, bu şefkatli duruş için ruhsal çantamızda neler olmalı?
- Duyguyu olduğu gibi kabul edebilmek,
- Belirsizliğe dayanabilmek,
- Hemen çözüm üretme telaşını erteleyebilmek,
- Ve belki de en önemlisi, çocuğun gözyaşını bir sorun değil, bir mesaj olarak görebilmek.
“Bunda ağlayacak ne var?” diyerek duyguyu küçümsemeden ya da “Bak yine başladın” diyerek onu suçlamadan; sadece “Şu an çok zorlandığını fark ediyorum, buradayım” diyebilmek… Anlaşıldığını ve yalnız olmadığını hissettirebilmek…
Elbette sorunsuz bir zamanda bunları söylemek kolay. Günümüz ebeveynleri de yaşamın koşturması, beklentiler, iş yükü, ekonomik stres ve sosyal medya kıyaslamaları altında eziliyor. Bu atmosferde her an yatıştırıcı kalabilmek gerçekçi değil. Önemli olan, bunun doğuştan gelen bir kişilik özelliği değil, bilinçli bir pratik olduğunu hatırlamaktır. Çocuk öfke nöbeti geçirdiğinde “Beni yönetmeye çalışıyor” diye düşünmek yerine, “Sistemi taştı, yardıma ihtiyacı var” diyebilmek bir bakış açısı devrimidir.
Unutmamalı ki, çocuklarımıza verebileceğimiz en büyük hediye, daha fazla oyuncak veya etkinlik değil; daha fazla nitelikli eşliktir. Çocuğun sinir sistemi, yetişkinin dinginliğinde yatışır. Ve bazen bir çocuğu yatıştırmak, önce kendi içimizdeki fırtınaya dönüp “Seni görüyorum, güvendesin” diyebilmekle başlar…
Psk. Dan. Yelda ARSLAN



