Her ülkeye bir renk ver deseler İngiltere’nin rengi kesin gridir derdim. Hem de ne gri, grinin elli tonu bile az kalır. Acısıyla, tatlısıyla, heyecanıyla, iniş ve çıkışlarıyla 17 senemi devirmişim bu diyarda. İlk geldiğim senelerde daha az görürdük güneşi şimdi küresel ısınmadan olsa gerek yazları daha fazla görür olduk.
Güney kıyılarda şarap üretmek için uzum bağları kurulmaya başlanmış bile. Grinin rengi değişiyor mu ne?
Biz Anadolu’da nasıl yağmur duasına çıkarız İngilizlerin ataları yağmur değil ama güneş duasına çıkıyorlardır kesin. Adamlar kim bilir nerelerden göçüp gelmişler bu topraklara, bakmışlar yer demir gök gri ha bire yağmur yağıyor. Kabile halkı büyücülerine bozuk atmaya başlamıştır `ya baba bak kaç yıl oldu göçeli buralara bir güneş yüzü görmedik, çocuklar sarışın doğmaya başladı bul buna bir çare.` O da muhtemelen şöyle cevap vermiştir `bana büyük kaya parçaları bulun getirin`. Yıllarca çalıştılar didindiler 25km öteden getirdikleri taşları diktiler ama hiçbir işe yaramadı, yine yağmur yine yağmur. Stonehenge’in neden inşa edildiğine dair hipotezimin birincisi budur.
İkincisi ise;
Bu taşları diktiren, kabilenin çamaşır kurutamayan kadınları olma ihtimali de yüksek! Her gün şikâyet eden kadınlardan bunalan kabile reisi şu an bildiğimiz taşları getirtip üstünü örtmüş ve kadınlara kuru bir zemin ayarlamış da olabilir. O gün bu gündür hal böyle olunca bulutun arkasından küçücük bir güneş huzmesi gören İngilizlerin bikinileri ile parklara hücum etmesi pek de garipsenecek bir olay değil. Sonra da güneşi gören masum İngilizlerin domates gibi kızarıp beyaz tenlerinde oluşan kırmızının elli tonunun gri ile alay etmesi…
Açık kapıyı tutma centilmenliği
Herkes bilir, buralarda olmazsa olmaz görgü kuralıdır. Açtığın kapıyı arkadan gelen için tutacaksın. Tutmazsan en görgüsüz sensin. Bir de kapı tutanla tutulan arasındaki göz teması çok önemlidir. Kapı tutanın `bak ne büyük centilmenim kapı tutuyorum senin için` bakışına verilen minnettar teşekkür bakışı…
Hele bir de arkanızdan gelen Çinli bir turist kafilesi ise işte o zaman bittiniz! `Dağdan mı geldiniz biriniz kapıyı tutun. Sen hala 10 kişinin geçmesini beklersin, bırakamazsın da kapıyı. En son otobüs şoförü gelir Allah’tan O İngiliz’dir de teşekkür eder.
Covid’ten önceki pratiği şuydu; önce el parmakları olabildiğince açık ve kapıyı tam ortasından kavrar şekilde, kol yere 90 derece. Bazı kapılarda otomatik makine var ya hani tüm kuvvetinle iki elinle itmek zorunda kalıyorsun, bir de onlara rast geldin mi spor salonuna gitmene gerek yok o gün. Hadi açtın o problem değil, bir de bunun arkadan gelen için tutmak var. Şimdilerde malumunuz virüs nedeniyle el teması da yok, ittirmeli ise ayağınla itiyorsun, dirseğini kullanıyorsun, kazağının kolunu eldiven gibi kullanıyorsun, kısa kollu giydiysen en küçük alana dokunabilmek için parmak uçlarını devreye sokuyorsun. Çekmeli ise peçete ile kapı kolunu tutmaya çalışıyorsun, otomatikse derin bir oh çekip ellerin cepte mekâna dalıyorsun. En sevdiğim bu otomatik kapılar, arkadan gelene kapı tutmak yok. Bu pandemi sonrası nazik kapı tutma kültürlerinin de zaman içinde yok olup gidecek görüşündeyim.
Her bir kutlamada kart alıp verme kültürü
Bu İngilizlerin kart alıp verme kültürü tam tezlik bir konu. Geçmiş olsun kartı, Noel kartı, doğum günü kartı, yeni çocuk oldu hayırlı olsun kartı, teşekkür kartı, teşekküre teşekkür kartı, e ama! İyi ki kartın yanında bir çeyrek takma gelenekleri yok. Doğum gününe katıldığınız için teşekkür ederim kartı geldi eve. Yahu anladık incesiniz, düşüncelisiniz, kibarsınız, kültürünüz bu ama israf, biraz doğayı düşünün. Yolla whatsap’dan mesaj tamam. Yok, illaki kart atılacak. Bir de kart ne kadar büyük olursa verilmek istenen mesaj o kadar kuvvetli olur mantığı var. Yer karosu büyüklüğünde kartı ne yapacaksın? Sonuçta şöminenin üstünde sıralı halde üç gün durduktan sonra hepsi geri dönüşüm kutusunda. Kasmayın bu kadar.
Kibarlığın kralıdırlar
Havalimanından eve geri dönüyoruz, sabahın gece üçü. Eve geldik, eşim bizi getirdiğin için teşekkür ederim dedi bana! Ya evin babası olarak görevim bu. Yanlış anlamayın tatile ailecek gittik yani ben özel bir efor sarf edip onları havalimanından almaya gitmedim. Komple beraber gittik komple geldik. Allah’tan teşekkür kartı falan vermedi o sıra. Yoksa o kartı inanın benimle gömülmesi için vasiyetime koyardım. Bayılıyorum bunların saygısına, insan olduğumu hatırlıyorum. Onlar gibi davranmaya başlıyorsun, araba kullanırken dikkat ediyorsun, yol veriyorsun, kendini iyilik meleği gibi hissediyorsun. Ama Türkiye’ye gidince de o melek birden değişiyor. Ortama ayak uyduruyorsun. Havalimanı sınırlarından çıkana kadar arabayı düzgün kullanıyorsun yayaya yol veriyorsun. Havalimanı ana kapısından çıktığın vakit tamam anavatandasın ne yaparsan yap. Bir keresinde Antalya’da ailecek yaya geçidinde bize yol vermeyen Murat 124 şoförüne elimle `Ne ayaksın bilader neden durmuyorsun` anlamında klasik el hareketine şoförün verdiği cevap `Welcome to Turkey abi` olmuştu. Sol kolu pencereden dışarı atmış diğer koluyla hem vites değiştirip hem direksiyonu tutmaya çalışan Anadolu çomarının fotoğrafını eminim hepiniz kafanızda oluşturdunuz. Ha bir de arabanın arkasından çıkan siyah egzoz dumanını da eklemeyi unutmayın. Fotoğraf değil de görüntülü olarak hayal ettiyseniz buna bir de radyatör kayışının kopma noktasına gelmiş `yeter artık beni emekli et` diye bağıran bir motor sesi de ekleyin. Türkiye’ye gittiğim her zaman burada kazandığım alışkanlıkları orada da sürdürmeye çalışıyorum ama karşılığını bulamayınca da tatilimin ikinci günü vazgeçiyorum. Her gün `Burası Türkiye` klişesinin kırılacağı günü görmeyi ümit ederek geri dönüyorum.




