Bir zamanlar omuz omuza çalışıp aynı idealleri paylaşan insanların, araya “makam” girmesiyle sanki farklı dilleri konuşmaya başlaması sizce neden kaynaklanır? Koltuk mudur insanı değiştiren, yoksa mevki yükseldikçe görüş açısı genişlerken gözün görme keskinliği mi azalır?
Bu durumu yalnızca “unvanı değişince huyu da değişti” diye kestirip atmak kolaydır. Ancak kolay olan her açıklama hakikati yansıtmaz. Üstelik bu dönüşümün ardında çoğu zaman sanıldığı gibi bir kötü niyet de yoktur. Her şeyden önce mevki yükseldikçe sorumluluklar artar. Beş kişiyi etkileyen karar ile beş yüz kişiyi etkileyen karar aynı cesareti, temkini ve duygusal yükü gerektirmez. Sorumluluklar arttıkça zihinsel haritamız da değişir. Artık alınması gereken daha çok risk, göğüslenmesi gereken daha çok baskı vardır. Bu ruhsal yük, empati için gereken küçük duraklamaları azaltabilir. Çünkü empati durmayı, bakmayı, karşı tarafın iç dünyasını anlama çabasını gerektirir. Mevki yükseldikçe bu duraksamalar, maliyetli bir lüks gibi algılanmaya başlayabilir.
Duruma bir başka pencereden de bakacak olursak, her insan bir gruba ait olmak ister. Dün “biz” dediği grup başkayken, bugün yönetim ekibinin bir parçası olmuştur. Bu yeni grubun dili, kaygıları ve öncelikleri farklıdır. Kişi her zaman farkında olmasa da zihin, ait olduğu grubun normlarını savunmaya meyillidir. Önceden çok önemli görülen bir detayın şimdi önceliklenmemesi, her zaman ahlaki bir kayma değil, bazen sadece bir sosyal uyum refleksidir.
Mevki yükseldikçe bazı kararlar, geri adımlar ve mecburiyetler de beraberinde gelir. Aşağıdayken “Neden yapılmıyor?” diye sorgulanan şeyler, yukarı çıkınca “Nasıl yapılsın?” sorusunun ağırlığı altında ezilebilir. Kişi bu durumla baş edebilme adına zamanla seçimlerini içten içe haklılaştırmaya başlar. Bir bakmışsınız, “Aslında eskiden de öyle değildi” gibi küçük revizyonlar veya “Bu işin doğası böyle” gibi büyük genellemeler dile gelmeye başlar. Bu, çoğu zaman bir savunma mekanizmasıdır. Bir zamanlar yakından hissedilen acılara zamanla bağışıklık kazanılır, çünkü her bireyin sızısını aynı şiddette hissetmek, ruhsal açıdan zorlayıcıdır. Yani bazen görüş bozulmaz da, sadece koltuğun ağırlığına göre yeniden şekillenir.
Mevki yükseldikçe çevre de değişir. İnsanlar artık sizinle daha dikkatli konuşur. Eleştiri azalır, gerçek düşünceler nezaket perdesinin arkasına gizlenir. Böylece kişi, olan bitenin ham halini değil, kendisine sunulan filtrelenmiş halini duymaya başlar. Bu noktada görüş bozulabilir, çünkü kişinin veri kaynaklarının objektifliği zayıflamıştır. İnsan, sürekli alkışla beslenip onayla çevrelenirse, samimi bir itirazı düşmanlık zannedebilir. Oysa itiraz çoğu zaman bir saldırı değil, ilişkiye güvenin göstergesidir.
Altta idealler konuşulur, üstte ise risk faktörleri. Sahada insan denilen varlık bir bakmışsınız masada paydaş oluvermiş. Bu bazen rolün gereğidir, ancak rol dili uzadığında, insanın kendi iç sesi de bu jargona evrilebilir. Bir süre sonra kişi sistemin mantığıyla düşünmeye başlayabilir. İşte o zaman uzaklar netleşirken, yakınlar bulanıklaşır. Peki görüşü korumak mümkün müdür?
Elbette… Ama kendiliğinden değil, emek isteyen bir niyetle. Görüşü korumak, uzağı görmek kadar yakını unutmamakla ilgilidir. Kişinin kendisini eleştirebilecek insanları yakınında tutması, onay kadar itiraza da alan açması ve eski ekip arkadaşlarıyla bağını bir nostalji objesi gibi değil, canlı bir gerçeklik gibi sürdürmesi bunun en önemli parçalarıdır.
Ezcümle, mevki yükseldikçe vizyon genişlerken kalbin menzili daralmamalıdır. Sonuçta hangi yükseklikte olursak olalım, aynı gökyüzü altında, aynı fani zeminde yürüyoruz. Yazımın başında da vurguladığım gibi, mevkisi yükselen insanlarda çoğu zaman art niyet yoktur. Ancak bazen de koltuk, insanın içindeki gizli kumaşı görünür kılar.
Bir düşünün bakalım sizin görme keskinliğiniz ne alemde?
Psk. Dan. Yelda ARSLAN



