Gelin, eskilerin o naif ilişki dilini birlikte hatırlayalım… Göz göze gelmenin bile kalp çarpıntısıyla bölündüğü, edilecek bir çift söz için günlerce, hatta haftalarca beklendiği, yazılan aşk mektuplarının özenle saklandığı zamanlar…
O zamanlar aşk, biraz sabır, biraz zarafet, biraz da cesaret isterdi. Kadınların, kalplerini çalan erkeğin geçeceği yola usulca mendil bırakması gizemli bir davet sayılırdı. Mendili yerden almak ise, bu aşk hikayesine başlamaya gönüllü olmak demekti. Şimdilerde ise aşkın sahnesi ne çeşme başları ne de mektup kağıtları… Artık sahne, avucumuzun içindeki küçücük ekranlar. İlişki kurmanın dili ne ara bu kadar farklılaştı? Mendil yere düştüğünde kalbi yerinden çıkacak gibi olan o kuşağın torunları olan bizler, bugün kalp atış ritmimizi hızlandıracak derin bağları kurmakta zorlanıyoruz. Teknoloji bize erişilebilirliği altın tepside sunarken, aşkın emekle beslenen büyüsünü de elimizden alıverdi sanki…
Eskiden aşk, aceleye gelmeyen, merakla, sabırla ve emekle filizlenen bir duyguydu. Şimdilerde ise, bir parmak hareketi kadar yakın ve ne yazık ki bir o kadar da uçucu… Hoşlanma belirtisi olarak kullanılan mendiller, yerini sağa sola kaydırılan, yapay zeka araçları ile “başkalaştırılmış” dijital fotoğraflara bıraktı. Bakışların yerini ekranlar, mektupların yerini bildirimler ve uzun bekleyişlerin yerini anlık erişimler aldı. Elbette ilişkilerin bugünkü halini yalnızca dijitalleşme ile açıklamak eksik kalır. Değişen toplumsal yapı, kadın ve erkeğe yüklenen rollerin dönüşümü, ekonomik koşullar, bireyselleşmedeki artış ve kadınların ilişkide daha güçlü bir özne olarak yer alması da bu değişimde önemli bir paya sahip. Geçmişte, gelinlikle girdiği evden kefenle çıkması gerektiğine inanan kadınların aksine, bugün birçok kadın, saygı görebildiği ve ruhsal olarak nefes alabildiği ölçüde bir ilişkinin içinde kalmayı önemsiyor. Tüm bu etkenler bir yana ben yazımda teknolojinin ilişkiler üzerindeki etkisine odaklanmayı seçtim.
Amacım geçmişin ilişki tarzını romantize etmek değil elbette, bu evrilme halinin ruhsallığımıza yansımaları üzerine sizlerle birlikte düşünmek istedim. O dönemin de kendine özgü baskıları, yasakları ve suskunluktan doğan yaraları vardı. Eskinin sorunu duyguların ne kadar bastırılmasıysa, bugünün meselesi de bir o kadar taşması diye düşünüyorum. Seçenekler de, temaslar da, ihtimaller de gani… Ama nasıl oluyorsa bu bolluk içinde insan yine de kendini yapayalnız hissedebiliyor?
Bugünün ilişki dünyasında yer alan bu seçenek bolluğu, ilk bakışta özgürlük gibi görünüyor. Ancak ruhsal açıdan kimi zaman kırılganlığı, derin bir yalnızlığı ve değersizlik hissini de içinde barındırabiliyor. Eskiden ilişkilerde bir sorun yaşandığında onarım için daha fazla çaba sarf edilirdi, çünkü ulaşılan şey emekle elde edildiği için kıymetliydi. Bugün ise avucumuzun içindeki devasa dijital kataloglarda, daha iyisinin sadece bir kaydırma mesafesinde olduğu yanılsamasına kapılıyoruz. Bu yanılsama, insanın biriyle gerçek anlamda yakınlaşmasını zorlaştırabiliyor. Hal böyle olunca da, karşımızdaki kişiyi bir insan olarak tanımaya çalışmak yerine, onu sürekli güncellenen ihtimaller listesindeki bir maddeye indirgeyebiliyoruz maalesef.
Bana göre bu tablonun bir başka boyutu da incinme endişesi. İlgimizi tek bir kişiye yöneltmek, beklemeyi, belirsizliğe tahammül etmeyi, karşılık bulamamayı ve terk edilme ihtimalini göze almayı gerektirir. İlgi aynı anda birden fazla kişiye bölündüğünde ise, biri tarafından reddedilmenin ya da terk edilmenin yaratacağı yıkımın etkisi azalır. Günümüz insanının kırılganlığı artmış olmalı ki, ilişkilerinde riski minimuma indirme gayretinde. İncinme ihtimalini neredeyse tamamen ortadan kaldıran yapay zeka destekli ilişki biçimlerine yönelen insanları bu kategoride düşünebiliriz. Eleştirmesi, hayal kırıklığına uğratması ya da terk etmesi mümkün olmayan bir dijital partner ile birliktelik… Sahi gerçekten ihtiyaç duyduğumuz bu tarz bir ilişki biçimi mi? Prompt’unu bizzat kendimizin yazdığı ve “Benden güzelinin bu dünyada olmadığını söyleyen bir ayna” mıdır arzuladığımız? Hayal kurarken belki… Ancak realitede hiç sanmıyorum! İnsan dünyaya gözünü ilk açtığı andan itibaren ötekine ihtiyaç duyan bir varlık. Ancak bu ihtiyaç her dediğimizi onaylayan kusursuz bir aynadan ziyade zaman zaman hayal kırıklığına uğratsa da varlığı gerçek olan, sıcaklığını hissettiren, farklılığıyla beslendiğimiz ve karşılıklılık içeren bir temas.
Sonuç olarak, zaman, yöntemler ve mekanlar değişse de insanın temel ruhsal ihtiyaçları değişmedi. Hepimiz hala görülmek, duyulmak ve bize yönelen ilginin kopyala yapıştır şeklinde fabrikasyon değil, şahsımıza münhasır ve içten olmasını arzuluyoruz. Bugün ilişkiyi başlatan şey bir ekran hareketi bile olsa onu sürdüren şey hala aynı… Samimiyet, emek, derinlik ve iki ruhun birbirinde huzur ve güvenle demlenebilmesi…
Ruhunuzu teknolojinin hızına kurban etmeden, sevgi ve derin bağlar içinde olmanız dileğiyle…
Psk. Dan. Yelda ARSLAN



