İçimdeki yazara daha fazla tutsaklık yaşatamazdım!

featured
service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Benim pişmanlığım yazarlığa tam mesaimi çok daha önce vermemiş olmamdı diyen Unutulmuş Topraklar’ın yazarı Seyfettin Araç; romanlarının çok kısa sürede büyük ilgi görmesinin harika bir duygu olduğunu ifade etti.

BAŞARALI bir iş adamıyken kendinizi tamamen edebiyata adadınız. Yakınlarınız bunu nasıl karşıladı?

Beni iyi tanıyan yakınlarım, bu kararı bu kadar geç almama üzüldüler, bu noktada eleştirililer bile aldım haliyle. Beni daha az tanıyan yakınlarım arafta kalmayı tercih ettiler ve en doğru kararı benim vereceğimi söylediler. Beni tanıdığını zanneden yakınlarım ise sahip olduğum şirketi, büyük bir işi ve kariyeri bırakıp yazarlığa başlamamı mantıksız, maceracı ve hayalci olarak gördüler. İçten içe bana tuhaf yakıştırmalar yaptıklarını da biliyorum. Ama ben aslına bakarsanız hiç kimse için, hiçbir fikir için, yazarlık yolculuğumun daha da gecikmesine izin vermeyecek noktaya çoktan gelmiştim. Kendine ihanet eden bir adamdım artık. İçimdeki yazara daha fazla tutsaklık yaşatamazdım.

ESERİMİN BASILDIĞINI GÖRMEK

Unutulmuş Topraklar yayımlandığından bu ana aldığınız tepkilerden memnun musunuz?

Tuhaf ama gerçek; bu kadar ilgi göreceğini beklemiyordum. İki üç sene içinde On, on beş baskı yapacağını biliyordum elbette ama hemen ardı sıra beş bin adetlik ikinci baskının geleceğini aklımın ucundan bile geçirmemiştim.

Bu harika bir duygu olmalı…

Kesinlikle!.. Okuyuculardan aldığım güzel tepkiler beni inanılmaz motive ediyor. Eserime son noktayı koyduktan sonra basıldığını ve raflarda yerini aldığını görmek mutluluk verici. Ama insanlardan gelen güzel tepkiler, farklı yorumlar da yeni romanlar için eşsiz bir moral kaynağı.

Miran, Naze, Civan ve Musa… Romanınızı okuyanlar bu çocukları çok sevdi. Onları yaratırken bu sevgiyi ön görüyor muydunuz?

Yaratıcı yazarlık dersi verdiğim üniversitede bir karakter yaratmanın, bir roman gövdesi yaratmaktan daha zor olduğunu anlatmıştım bir keresinde. Anlatmıştım da bir öğrencim şaşkın şaşkın bakmıştı, o bakışlardan bir karakter yaratacağımı sonradan fark etmiştim ben de. İnsanların roman kahramanlarımı sevmiş olmaları, dolayısıyla yazarını sevmeleri anlamına da geliyormuş, bunu deneyimledim. Ancak böyle bir şeyi öngörüyor muydum? Doğrusunu söylemek gerekirse; evet bekliyordum, hatta ileride daha da çok sevilecekler biliyorum.

BİR DÖNEMİN FOTOĞRAFINI ÇEKMEK

Edebiyatçı da herkes gibi medyanın gücüne ihtiyaç duyuyor artık. Bunu ne kadar doğru buluyorsunuz?

Bana kalsa sosyal medyayı bile kullanmam. Ne var ki bir şekilde tanınana kadar buna mecbursunuz. Çağımızın iletişim aracı medya. Yazılı medya, sözlü medya, görsel medya, benim gibi yazarlara kıymet verip bizleri edebiyatseverlere anlatan, sunan her alanın büyümesi gibi bir arzum var. Medyanın gücüne ihtiyaç duyduğumuzu biliyorum ama medyanın da bir toplumu dizayn ederken seçtiği argümanları düşünmesi lazım. Ya popüler kültüre teslim olup bir ayda zenginleşen ve görgüsüzlüklerle ülkenin midesini bulandıracak karakterlere yer verecek ya da sanat, edebiyat yapan biz insanlara yer verecek ve halkı dizayn edecek.

Unutulmuş Topraklar’ı, olayların geçtiği bölgeye ve sorunlarına hapsolmuş romanlardan ayıran nedir?

Unutulmuş Topraklar Zürih’te bir yazarın kalemiyle başlıyor ve ardından okuyucuyu seksen altı senesinin Mardin’ine götürüyor. Darbeden sonraki farklı sistemler, dizginlenemeyen güçler, hiçbir sert müdahaleden kaçınmayan askerler, çocukluklarını yaşayamayan çocuklar, sefaletle boğuşan ebeveynler, geleneklere sıkışıp kalmış köylüler var. Bir de köye elektrik bağlamaya gelip köylü çocukların kaderini değiştiren mühendisler, yatılı okullarda görev yapan öğretmenler var. Unutulmuş Topraklara hapsolmuş ama bir dönemin fotoğrafını çekip okuyucuya sunan bir hapislik bu.

İki romanınız ve bir şiir kitabınız var yayımlanan. Bu üç kitaba dair, “Şimdiki aklım olsa böyle yazmazdım” diyeceğiniz pişmanlıklarınız var mı?

Profesyonel yazarlığa otuz altı yaşında başlayan bir yazar olarak ele aldığım her eseri olgunluk çağımda yazdım diyebilirim. O yüzden yazdıklarımın bir kelimesi dahi ziyan olmadı. Ama mesele pişmanlıklara gelince, bazı keşkelerim oldu tabii ki. Eserlerimi daha erken yaşlarda okuyuculara sunabilirdim ama olmadı. Yeterince pişmanlıklar yaşayan bir adamı, sevdiği mesleği yapmaya başlayınca, pişmanlıklar da terk ediyor, bırakıyor yakasını, ellerini. Bunu anladım.

İçimdeki yazara daha fazla tutsaklık yaşatamazdım!
heka reklam heka

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Giriş Yap

Londra Gündem ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!